6 Nisan 2023 Perşembe

K'aralamalar

        Sevmek bir kapasite belki de, heybende biriktirdiğin ne varsa; yankı bulduğuna da götürebildiğin; hatta taşırdığın bir kapasite. Sevme sanatı diyor ya Fromm, belki öyle de. Estetik bir tarafı var, ama ölçüsü, kaidesi subjektif. Ondan sebep "doğru sevmek" ile başlayan hiçbir cümlenin sonuna varamadım bunca zaman. Eğrisini doğrusunu tartışmaya açamadım sevmelerin. Ne zaman birileri beylik cümleler kursa buna dair, ardıma bile bakmadan çıktım gittim konuşmalardan. Sevmeye ancak bir yetenek diyebilirim bugün durduğum yerden... Kursağı dolu dolu, çocuk umuduyla dünyaya bakan biri olduğumdan mıdır, sevmenin herkeste barınan bir kabiliyet olduğuna dair de sarsılmaz bir kabulüm var-dı. Nitekim yanıldığımı anladım: her toprakta her çiçeğin büyümediğini fark ettikten sonra. Bazı çoraklara yağmurlarını taşımamalı insan. Derdin muhatabı varsa, sevdanın da var belli ki. Kişi kendinde kök salan sevgiye de sahip çıkmalı, hırpalamamalı. İnsanın içindeki yeşeren o coşkulu sevgi, hiç sevilmemiş ruhlara gark ettiğinde heder de olabiliyor çünkü. Sana baktığında o coşkunun, tutkunun getirdiği hayatı arzuluyor karşıdaki, dönüp kendinde gördüğü hayatsızlıktan doğan hayretle yapışıyor yakasına sevmelerinin. Ne güzel demiş Oruç Aruoba Kendi olarak, sana gelen- sana gereksinimi olmadan, seni isteyen- sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-. Biz bu coğrafyada kimsesizliğimize yurt gibi seviyoruz birbirimizi, belki ondan mahrum kaldıkça susadık sevginin o sarıp sarmalayan gürlüğüne. Sevgiyi yara bandı belleyen kimselere her denk geldiğimizde, yaralarını koydular göğsümüze: bağrımızı sızıyla muhatap edecek olmanın yükünü gözetmeden.

   Ben sevince içimde çocuk kahkahaları, kuş cıvıltıları, güneşli günler, ada vapurları; sevilince bayram sabahları, yeni giysiler, kabul olmuş dualar, peri masalları… Ben hala korumaya çalışıyorum ruhumu ve kalbimi çağın bu gaddar t’alanından. Başka türlüsü nasıl olur, bilmiyorum. Başka türlü nasıl kalınır yaşamın umutlu kıyısında… Ondan sanırım, ne vakit âşık olsam kurtarmaya kalkıyorum önce çocukları, sonra kadınları. Sevdikçe incelen dilimin, sevdikçe genişleyen kalbimin kök salamayacağı toprakları öğretmem lazım-mış kendime. Her çorağa yağmurum var diye koşmazdan evvel, hatırlatmam gerekiyormuş kendime: inceliğimin, yeşermeyeceği hoyrat topraklar da olduğunu. O kaskatı kuruluk, gelip kırarmış zembereğimi, bilmem gerekiyormuş. İnsan acısını, sızısını emanet edebileceği gönülleri arayıp, bulduğunu sandığında duruyorsa birilerinde; uymuyormuş o kalışların dili benim gönlümün diline. İzin verince sevgisizliğin sende bu kadar yol gitmesine, talan oluyormuş heyben, çıkının. Aşk diye bildiğin ne varsa, inciniyormuş bu defa göğsünün kafesinde. İnsanın kursağına taş, gözüne yaş oturuyormuş. Sızım sızım sızlatıyormuş en can yerinden. Put gibi duran o hissizlik, gelip yakalıyormuş seni şevkinden. Yakalayıp kendine katmak, bulaştırmak için, yeni doğan iştahıyla emiyorlar-mış mecalini. “Senin inceliğinin ağırlığı olsa, dünya kadar yükün olurdu” deyiveriyormuş dilsiz kuğular, denize yakın bir gece vakti. Sevgisizliğin dili var mı, bilmiyorum ben. Dilsizliğini biliyorum. Köksüzlüğünü. Kimsesizliğini. Ben aşkın, sevmenin insana verdiği kudreti biliyorum. Yel değirmenleriyle dövüşecek dirayeti bahşettiğini. Ama’sız fakat’sız gelişini biliyorum. Rağmenlerle yol gidilmediğini. Bu çorakta ruhumun ayaza keseceğini biliyorum. Vefanın sevgiye karıştığı yerde, sevdanın usulca gittiğini biliyorum. Seven sevdiğine güzel bakar, onu biliyorum. Güzel eyler, gönlündeki telaşı ona da pay eder, umudu ona da böler, sevincin hanesine onun da adını yazar. Ben bilmiyorum çöle baka baka kurağı eylemeyi. Ben hep aşkın doludizgin aktığı satırların altını çizip, orda duruyorum. İnsan sevince kalabalıklaşıyor, tenhalık bir iç çekiş gibi geçip gidiyor, inanıyorum. Aşkın dünyayı kurtaracağına dair inancımdan dirhem eksiltmeden dövüşüyorum yel değirmenleriyle. Ne Don Kişot’um, ne bir kahraman bekliyorum. Kimse çekip çıkartamaz insanı düştüğü çukurdan, kendinden başka. Ülke ülke, diyar diyar gezen ruhlar gördüm, sevginin toprağında kök arayan. İnsan başkasının toprağında hep gurbette oysa. Hep mültecisin başkasından umduğun medette.  Ne güzel masaldır hâlbuki bir insanı sevmekle başlayan masallar. Ne güzel inançtır, dünyayı kurtaracak olanın aşk olduğuna duyulan iman. Yağmur da inciniyor yeşertemeyeceğinin üstüne düşerken. Sonra insanın ellerinde kalıyor acı, titrek aksak. Sonra insanın gönlünde buğu, göğü de bulandıran. Sonra insanın gözleri kararıyor, zifire benziyor bakmalar. Rengine de sahip çıkmalı insan. Karşının bildiği siyah diye kararmaya razı olmadan. Karşısı siyah diye, karalara öykünmeden. Karşısı dilsiz diye, lal olmadan.
Ellerinin titrememesi, kendini koyduğun yeri yadırgamamak, bir hatanın diyetini öderken kendini yitirmemek, azı olduğunu da bilmek, çiçeğe bakıp ah etmeden renklerini görmek, diyorum: -galiba bu- kendinden razı olmak. Birinin senden razı olması da: Aşk.

18 Nisan 2022 Pazartesi

Leyl*

ve insan doğurur kendini 

gecenin en koyu vaktinde 

kendinden.

bütün açık kapıları davet sanan ruhunu 

kaç gönlün ayazında demledin 

bilmedin 

ve insan öldürür kendini 

sevişmelerin aşksız inlemelerinde 

rahmimden dökülen çığlıklar

kaç çocuğun feryadına gebe 

bilmeden 


yüzüme yerleşen buğu 

ruhsuz zamanın işgal ettiği umudum-

muydu?

taşlar ne çok konuşuyor 

insanlar sustukça 

bir taş ne söyler-di 

bunca katılıkla.


ve insan kendini doğuruyor 

yeniden 

gecenin en çiğ vakitlerinde 

sırılsıklam patiska çarşaflarda 

yırtılırken avazım 

sızlıyor rahmim.


çok taş sesi var tanrım 

içimde dünyanın en güzel ezgisi

-ne yazık ki

sağırım.

18 Mart 2022 Cuma

Kentten Kadınlar

senin çatlamış kaldırımlarını öptüm 

leke içinde kalmış duvarlarına astım kendimi 

bütün mazgallarına tek tek düşürdüm kirpiklerimi 

ve merhamet diledim bastığım tüm taşlardan 

senin bütün sokaklarını yürüdüm 

balkonlarına çıktım geceleyin 

sokak lambalarına çarptım sarhoşken 

ve kustum arka mahallelerinde öfkemi 

gün batımını izledim Sarıçay'ın denize döküldüğü yerde 

gün yüzü görmemiş acıları geçtim 

senin yıkık dökük evlerini bildim 

içinde bir zamanların yıkılmış kahkahalarını duydum 

ve yakılmış mektuplarını hiç kavuşamamış aşıkların 


senin teninde gezdim 

lodosla 

aşkın balını savurdum rüzgarla 

ve dağıldım 


çatlamış kaldırımlarında düştüm 

kir pas içinde dizelerimle 

rezil hallerde 

karanlık sokaklarını yürüdüm 

bin bir kahır ve ahla 


bir şehir ne kadar benzerse aşka

ve aşk ne kadar benzerse bir kente 

kırmızılar içinde kadın gibi lirik 

öyle benzettim seni de bu kente.

bütün sokaklarını bi avazda geçtim 

bütün ayazlarını tek nefeste içtim 


sokakları arnavut kaldırımlı kentlere benzeyen 

kadınları sevdim 

balkonunda ılık rüzgarın gıdıkladığı 

kadınlarla 

seviştim 

 

bu kent mi sana benziyor 

sen mi benzedin kente 

bilmeden

usulca annemin koynunu terk eder gibi- 

bu şehirden 

öyle 

gittim.


İstanbul. 

8 Şubat 2022 Salı

Aşk, Büyü vs.

albatros çıktı geldi ansızın 

soyun! dedi Havva’ya 

silinecek alın yazın.

incirler sayıkladı mahremin balını 

yapraklar tuttu defterini gün’ah 'ının

ve düştü adem Havva’nın g/ özünden 

yeryüzüne 

ve yüzüne çakıldı bütün kadınların 


şimdi ne zaman bir kuş havalansa 

biliriz umududur yaşamanın 


bir kaktüs bağırdı Adem’e 

dikeni sensin 

bunca yanılgının.

Oysa ne kadar inceydi yaprakları

incirin ve ayıpların.


Kendi enkazının altında kalan kadınların 

Her gece ölmeye yatanların

Cümleleri aynadaki aksinden okuyabilenlerin

Ve suratlarını aynada paramparça edenlerin

Çıplak kaldıkça kalabalıklaşanların

Yeryüzüne düşen ahların ve duaların

Mahalle kavgalarında hoyratlaşanların

Kuş ölülerine şahit olanların

Bir çocuğu doğururken kadınlığını düşürenlerin

Bekaret kanın lanetiyle yazılmış büyülerin

dünyanın gizini fısıldayan kadim inanışların

ah bu bitmeyen sonsuz yanılışların

hepsinin hafızasını içinde tutan 

incir ağaçlarının ve balının 

Adem'in elmalarının

Havva'nın aldanışlarının

Her şeyin

ve hiçbir şeyin zamanının 

Hepsinin insanın payına yazılışının...


Albatros çıktı geldi ansızın:

Soyun dedi Havva'ya.

Silinecek alın yazın.

bir kaktüs bağırdı Adem’e 

dikeni sensin 

bunca yanılgının.

Oysa ne kadar inceydi yaprakları

incirin ve ayıpların.

27 Ekim 2021 Çarşamba

KENT

 

Bir kentten ancak böyle sıcacık gidiliyor-muş
hiç bilmediğin yaraları
ezber ettiğin sokaklarda
yeni tanışılmış dudaklarda öpünce
yolun sonu
acıtmıyormuş.

kalbin çarptığı yerleri,
yeni kalp çarpıntılarıyla geçerken
eskiyen bütün kabuklar
ve tatlı tatlı kaşınan yeni yaralar peyda oluyor-muş.
Yine de içimizde taze yaraların kabuklarını
kaldırmak iştahı baki.

Her şehir farklı kokuyor, biliyorsun.
Her şehrin ruhu, biraz sirayet ediyor ruhuna.
Siz birbirinizin yüreğinizden ne güzel tutarsınız, demişti birileri.
Bir zamandı.
Evvel oldu şimdi.
Evveli zayi olmayaydı, iyiydi.

Bir kentten acıyı eylemeden gidilmiyor-muş.
Koyup başını dizlerine
yatırıp okşamadan sızıların.
bastığım bütün kaldırım taşlarından
hikayeler dinlemişliğim var:
çok ıssız gecelerinden geçtiğim şehirler
en ayıp yerlerini öptüğüm kadınlar
en keskin tokatlarını yediğim kavgalar.
Hepsini emanet ettiğim taşlar var.

şimdi, kalbimdeki hüznü emanet ediyorum
bir yolun bitişine.
Yüreğini tuttuğum bütün sevdalar
ve yüreğimden tutan bütün sızılar,
payıma yazılsın.

Bu şehirden bin kez geçtim,
bu kez gidiyorum.
emanet,yola.
yol,bana.
y’ol hep.
Yara kabuklarını kaldırmak iştahı baki.
Yolcu olmak, en nihayetinde,
mertebe.

17 mayıs

19 Ekim 2021 Salı

Ç'öl Çiçeği

 

Balkonunda sümbülteber açan kadınlar vardı

Koynumun kuytularında

Buz gibi soğuk

Kesiyor havlimi.

Ne yana dönsen  kuş ölüleri

İncecik kâğıt kesiği gibi gülüşün

Donmuş yüzünde

Gözümün görecek yeri kalmamış:

Lâl.

 

Memeleri yasemin kokan kadınlar vardı balkonlarda

Şimdi kaktüs yetiştiriyorlar

Bi sevdanın hoyratlığında.

Kışı müjdeleyen kadınlar vardı

Bi vakitti

Çoraplarım rengârenkti

Üzmezdi.

Şimdi ne yana dönsem

Kahır çiçeği.

 

Çilekler büyümüyor

Sevdasız zamanlarda.

Kuşlar hep ölüyor,

Hayat hep kısa.

Uçuşu hatırlayacak kimse kalmadı buralarda.

 

20 kasım 2019 İzmir.

27 Haziran 2021 Pazar

Z/Ahir

 

Öfkemin koynunda büyüyen kaktüs,
Dikeni göğsümde eylemeyi öğrettiğinden beri
Bağrımın bir y’anı ayaz.

Ellerimi nereye koysam şimdi
Ne yana koysam
Eğreti.
Köksüz.

Heybemde çocuk kahkahaları
Kedi mırıltıları ve kuş sesleri
Şimdi bütün meselem
Korumak çıkınımı, çağın bu ruhsuz t’alanından.
Şimdi bütün kavgam,
Yitirmemek içimin dilini.

Göğsümdeki diken, delik deşik ediyor bağrımı.
Dört yana saçılmış n’ar gibi,
kırmızı.

Günün sonunda avucumda hep
hep kuş ölüleri gibi cansız
kaskatı kesmiş sızıyla,
Yatağımın bir ucunda kahır ve
Koynumda sonsuz ah’la,
Öyleceyim.

Altını çizdiğim tüm satırların
altında kaldığım zamanlarda
En c’an yerinde ruhumun
Böyleceyim.

Nereye koysam şimdi ellerimi,
Ne yana dönsem,
Mecalsiz.

Bir z’aman-dı:
Eskimiş,
Eskitilmiş.
Ellerim,
Titremezdi.

15 Mart 2021 / İzmir- Alsancak.

22 Nisan 2021 Perşembe

G/özün Gördüğü

Ve insan bırakır kendini denizin bulanık

sularına

kalbindeki ağır  taş ile

tereddüt bile etmeden.

yapma diyecek birinin yalvarışı,

denizin dibini sıyırmadan evvel

baktığı bir çift göz kalır en son aklında.

yaşama tutunma dirayeti kalmamış birinin

iplerini 

kim tutabilir -di.

suya atılan bozuk paralar gibi 

yavaş yavaş 

usulca 

çekilir beden suyun en dibine.

Oysa olsaydı çaresizliğin de bir dibi,

bir sonu olsaydı acı çekmenin 

ve yalnızlığın

bu sonsuz bir başınalığın 

bir çaresi olsaydı 

30larında gencecik bir adam 

ayağına on kiloluk taşı bağlayıp 

atar mıydı kendini 

denizin en dibine 

hiç duraksamadan.


koştum.

koştum.

yalvardım:

yapma! nolursun...


ne olurdu sahi? 

yetişebilseydim.

durdurabilseydim..ne olurdu?

bilmiyorum.


günler önce bileklerine gözünü diken-
ben değil miydim?

şimdi gitmeye teşne 

o genç adamı hayatta tutmak için koştum

koştum...


bazen hayat böyle de çarpabilir insana.

Ağır bir taşın ucunda,

gencecik bir bedenin 

suların altına gömüldüğü o sonsuz zamana

o sonsuz ana 

şahit yazarlar seni.

Polisler de değil üstelik 

g- özün. 


G/özün şahitliği

en ağırı.

İnsanı denizin dibine usul usul çeken taş gibi

ağır.

ve katı.


"Kurşun gibi izler
Son bakıştaki o gözler

Kaldı aklımızda"



19 nisan. 2021. park. izmir.

12 Nisan 2021 Pazartesi

Medet

                                         Tutulan kahır nöbetlerinin sancısı hep, ellerimde.

Aynı gökyüzünün altında hiç biter mi

öyküler ve günbatımları diye sormuştum seneler evvel

yalnız yarıma, bir mektubumda.

Cevabını bilmediğim,

Sorduğumu unuttuğum sorular çoktandır demleniyor içimde.

Ağrı ve acı, nerde durur, ellerinde mi insanın

Gözlerinde mi, bilmiyorum.
Nasıl kafa tutmuşum bunca ıssızlığa

Bu kış ayazında, bir başıma.

Etimden geçen zamanın, lime lime ettiği anlardan

Bir sızı kaldı,yüreğimde.

Ellerimin titremesi geçince, dinecek sanırdım bu ayazı.

Her kış, daha da soğuttu içim ayazlarını.

Sevince göğsünde sümbüller açan kadınlar vardı,

Kendine inanamadığı için saçlarını kör bıçakla kesen kadınlara dönüştüler.

Kaç patiska çarşafta yırtıldı avazım.

Kanayınca geçecek sanırdım, ruhumun kızıllığı.

Yanıldım.

Bir melek fısıldadı:
“Yanılgı, biz insanlar için; kelebekler bu savaşa dâhil değil”

 

Altını çizdiğim satırlar vuruyor beni,

İncecik çiziliyorum en c/an yerlerinden z-amanın:
“sen hangi bilinçtesin Lahzen,

Hangi göklerin bulutlarından yağdın bu çorağa söyle..”

İçim hep Leyla.

İçimde hep yüzüstü yere çakılan bir Nilgün var
o nefessiz gecelerin sonunda, ne vakit balkona çıksam.

 

Ellerim tül olacak bir gün biliyorum.

Titredikçe bunca canım yanmayacak.

İçimin kaybolan dilini bulacağım bir gün.

Durmadan yazacağım o gün.

İlkbahar gibi,çiçek açacak ruhumda,

Nergis kokacak dizelerim,

Bekliyorum.

 

2021- nisan 12. / İzmir.

Dilemma

 İkiye böldüm:

Papatyayı ve çileği.
ikiye böldüm:
çiçekleri ve meyveleri.
İkiye böldüm:
Kuşları ve isimsizlikleri.
Ve saldım kuşları bir bir,
yüreğimin kafesinden.
Meyve için önce çiçek gerek-miş
bildim çok sonraları.
Çiçeği duydum,
dallarıma yürüyen bahardan.
Meyveyi bildim,
doğurduklarımdan.

Ve yağmurların kıymetini,
çiçeğin ihtiyacından.
Ve kışın hoyratlığı kaldı damağımda
bir yağmur duasına çıkmışken
çorapsız,yalın ayak.
Dallarına süt yürüyen incir ağacı gibi,
içime açtım çiçeğimi.
Doğuracağım inciri sır gibi sakladım
sakındım balımdan.
İçime içime işledim tadını,
şerbetini.
ve kan gibi aktı dallarımdan
çiğ bir süt ağusu.
Kuşları saldım,
çiçekleri tohumladım,
meyveleri verdim,
yağmurları dualadım,
bir bir eyledim çaylardan papatyaları:
yine de bu kış,
yalın ayak.
yine de bu kış sonsuz sahra
yine de bu kış-lar çorak.
Yağmadı toprağıma bir damla yağmur.
Çıkılmaz artık yağmur için dualara,
ruh, vurulmaz artık sonsuz ayazlara,
mevsimi bildim,
yağmuru sustum.

Ayaklarım çıplak olsa da,

Rengârenk gökkuşağı battaniyelerim.
İncirin balı damağımda,
şerbeti ruhumda.
İçine içine açacak ağacımın çiçekleri
ve meyve vereceğim en sonunda.
Kendini, kendi sırrından doğuran incir ağacı gibi. Usulca.

K'aralamalar

           Sevmek bir kapasite belki de, heybende biriktirdiğin ne varsa; yankı bulduğuna da götürebildiğin; hatta taşırdığın bir kapasite. ...