Ben sevince içimde çocuk kahkahaları, kuş cıvıltıları, güneşli günler, ada vapurları; sevilince bayram sabahları, yeni giysiler, kabul olmuş dualar, peri masalları… Ben hala korumaya çalışıyorum ruhumu ve kalbimi çağın bu gaddar t’alanından. Başka türlüsü nasıl olur, bilmiyorum. Başka türlü nasıl kalınır yaşamın umutlu kıyısında… Ondan sanırım, ne vakit âşık olsam kurtarmaya kalkıyorum önce çocukları, sonra kadınları. Sevdikçe incelen dilimin, sevdikçe genişleyen kalbimin kök salamayacağı toprakları öğretmem lazım-mış kendime. Her çorağa yağmurum var diye koşmazdan evvel, hatırlatmam gerekiyormuş kendime: inceliğimin, yeşermeyeceği hoyrat topraklar da olduğunu. O kaskatı kuruluk, gelip kırarmış zembereğimi, bilmem gerekiyormuş. İnsan acısını, sızısını emanet edebileceği gönülleri arayıp, bulduğunu sandığında duruyorsa birilerinde; uymuyormuş o kalışların dili benim gönlümün diline. İzin verince sevgisizliğin sende bu kadar yol gitmesine, talan oluyormuş heyben, çıkının. Aşk diye bildiğin ne varsa, inciniyormuş bu defa göğsünün kafesinde. İnsanın kursağına taş, gözüne yaş oturuyormuş. Sızım sızım sızlatıyormuş en can yerinden. Put gibi duran o hissizlik, gelip yakalıyormuş seni şevkinden. Yakalayıp kendine katmak, bulaştırmak için, yeni doğan iştahıyla emiyorlar-mış mecalini. “Senin inceliğinin ağırlığı olsa, dünya kadar yükün olurdu” deyiveriyormuş dilsiz kuğular, denize yakın bir gece vakti. Sevgisizliğin dili var mı, bilmiyorum ben. Dilsizliğini biliyorum. Köksüzlüğünü. Kimsesizliğini. Ben aşkın, sevmenin insana verdiği kudreti biliyorum. Yel değirmenleriyle dövüşecek dirayeti bahşettiğini. Ama’sız fakat’sız gelişini biliyorum. Rağmenlerle yol gidilmediğini. Bu çorakta ruhumun ayaza keseceğini biliyorum. Vefanın sevgiye karıştığı yerde, sevdanın usulca gittiğini biliyorum. Seven sevdiğine güzel bakar, onu biliyorum. Güzel eyler, gönlündeki telaşı ona da pay eder, umudu ona da böler, sevincin hanesine onun da adını yazar. Ben bilmiyorum çöle baka baka kurağı eylemeyi. Ben hep aşkın doludizgin aktığı satırların altını çizip, orda duruyorum. İnsan sevince kalabalıklaşıyor, tenhalık bir iç çekiş gibi geçip gidiyor, inanıyorum. Aşkın dünyayı kurtaracağına dair inancımdan dirhem eksiltmeden dövüşüyorum yel değirmenleriyle. Ne Don Kişot’um, ne bir kahraman bekliyorum. Kimse çekip çıkartamaz insanı düştüğü çukurdan, kendinden başka. Ülke ülke, diyar diyar gezen ruhlar gördüm, sevginin toprağında kök arayan. İnsan başkasının toprağında hep gurbette oysa. Hep mültecisin başkasından umduğun medette. Ne güzel masaldır hâlbuki bir insanı sevmekle başlayan masallar. Ne güzel inançtır, dünyayı kurtaracak olanın aşk olduğuna duyulan iman. Yağmur da inciniyor yeşertemeyeceğinin üstüne düşerken. Sonra insanın ellerinde kalıyor acı, titrek aksak. Sonra insanın gönlünde buğu, göğü de bulandıran. Sonra insanın gözleri kararıyor, zifire benziyor bakmalar. Rengine de sahip çıkmalı insan. Karşının bildiği siyah diye kararmaya razı olmadan. Karşısı siyah diye, karalara öykünmeden. Karşısı dilsiz diye, lal olmadan. Ellerinin titrememesi, kendini koyduğun yeri yadırgamamak, bir hatanın diyetini öderken kendini yitirmemek, azı olduğunu da bilmek, çiçeğe bakıp ah etmeden renklerini görmek, diyorum: -galiba bu- kendinden razı olmak. Birinin senden razı olması da: Aşk.
İlayda Karagül
Kendini şiirle eyleyen, insan kişisinin k'araladıkları.
6 Nisan 2023 Perşembe
K'aralamalar
Ben sevince içimde çocuk kahkahaları, kuş cıvıltıları, güneşli günler, ada vapurları; sevilince bayram sabahları, yeni giysiler, kabul olmuş dualar, peri masalları… Ben hala korumaya çalışıyorum ruhumu ve kalbimi çağın bu gaddar t’alanından. Başka türlüsü nasıl olur, bilmiyorum. Başka türlü nasıl kalınır yaşamın umutlu kıyısında… Ondan sanırım, ne vakit âşık olsam kurtarmaya kalkıyorum önce çocukları, sonra kadınları. Sevdikçe incelen dilimin, sevdikçe genişleyen kalbimin kök salamayacağı toprakları öğretmem lazım-mış kendime. Her çorağa yağmurum var diye koşmazdan evvel, hatırlatmam gerekiyormuş kendime: inceliğimin, yeşermeyeceği hoyrat topraklar da olduğunu. O kaskatı kuruluk, gelip kırarmış zembereğimi, bilmem gerekiyormuş. İnsan acısını, sızısını emanet edebileceği gönülleri arayıp, bulduğunu sandığında duruyorsa birilerinde; uymuyormuş o kalışların dili benim gönlümün diline. İzin verince sevgisizliğin sende bu kadar yol gitmesine, talan oluyormuş heyben, çıkının. Aşk diye bildiğin ne varsa, inciniyormuş bu defa göğsünün kafesinde. İnsanın kursağına taş, gözüne yaş oturuyormuş. Sızım sızım sızlatıyormuş en can yerinden. Put gibi duran o hissizlik, gelip yakalıyormuş seni şevkinden. Yakalayıp kendine katmak, bulaştırmak için, yeni doğan iştahıyla emiyorlar-mış mecalini. “Senin inceliğinin ağırlığı olsa, dünya kadar yükün olurdu” deyiveriyormuş dilsiz kuğular, denize yakın bir gece vakti. Sevgisizliğin dili var mı, bilmiyorum ben. Dilsizliğini biliyorum. Köksüzlüğünü. Kimsesizliğini. Ben aşkın, sevmenin insana verdiği kudreti biliyorum. Yel değirmenleriyle dövüşecek dirayeti bahşettiğini. Ama’sız fakat’sız gelişini biliyorum. Rağmenlerle yol gidilmediğini. Bu çorakta ruhumun ayaza keseceğini biliyorum. Vefanın sevgiye karıştığı yerde, sevdanın usulca gittiğini biliyorum. Seven sevdiğine güzel bakar, onu biliyorum. Güzel eyler, gönlündeki telaşı ona da pay eder, umudu ona da böler, sevincin hanesine onun da adını yazar. Ben bilmiyorum çöle baka baka kurağı eylemeyi. Ben hep aşkın doludizgin aktığı satırların altını çizip, orda duruyorum. İnsan sevince kalabalıklaşıyor, tenhalık bir iç çekiş gibi geçip gidiyor, inanıyorum. Aşkın dünyayı kurtaracağına dair inancımdan dirhem eksiltmeden dövüşüyorum yel değirmenleriyle. Ne Don Kişot’um, ne bir kahraman bekliyorum. Kimse çekip çıkartamaz insanı düştüğü çukurdan, kendinden başka. Ülke ülke, diyar diyar gezen ruhlar gördüm, sevginin toprağında kök arayan. İnsan başkasının toprağında hep gurbette oysa. Hep mültecisin başkasından umduğun medette. Ne güzel masaldır hâlbuki bir insanı sevmekle başlayan masallar. Ne güzel inançtır, dünyayı kurtaracak olanın aşk olduğuna duyulan iman. Yağmur da inciniyor yeşertemeyeceğinin üstüne düşerken. Sonra insanın ellerinde kalıyor acı, titrek aksak. Sonra insanın gönlünde buğu, göğü de bulandıran. Sonra insanın gözleri kararıyor, zifire benziyor bakmalar. Rengine de sahip çıkmalı insan. Karşının bildiği siyah diye kararmaya razı olmadan. Karşısı siyah diye, karalara öykünmeden. Karşısı dilsiz diye, lal olmadan. Ellerinin titrememesi, kendini koyduğun yeri yadırgamamak, bir hatanın diyetini öderken kendini yitirmemek, azı olduğunu da bilmek, çiçeğe bakıp ah etmeden renklerini görmek, diyorum: -galiba bu- kendinden razı olmak. Birinin senden razı olması da: Aşk.
18 Nisan 2022 Pazartesi
Leyl*
ve insan doğurur kendini
gecenin en koyu vaktinde
kendinden.
bütün açık kapıları davet sanan ruhunu
kaç gönlün ayazında demledin
bilmedin
ve insan öldürür kendini
sevişmelerin aşksız inlemelerinde
rahmimden dökülen çığlıklar
kaç çocuğun feryadına gebe
bilmeden
yüzüme yerleşen buğu
ruhsuz zamanın işgal ettiği umudum-
muydu?
taşlar ne çok konuşuyor
insanlar sustukça
bir taş ne söyler-di
bunca katılıkla.
ve insan kendini doğuruyor
yeniden
gecenin en çiğ vakitlerinde
sırılsıklam patiska çarşaflarda
yırtılırken avazım
sızlıyor rahmim.
çok taş sesi var tanrım
içimde dünyanın en güzel ezgisi
-ne yazık ki
sağırım.
18 Mart 2022 Cuma
Kentten Kadınlar
senin çatlamış kaldırımlarını öptüm
leke içinde kalmış duvarlarına astım kendimi
bütün mazgallarına tek tek düşürdüm kirpiklerimi
ve merhamet diledim bastığım tüm taşlardan
senin bütün sokaklarını yürüdüm
balkonlarına çıktım geceleyin
sokak lambalarına çarptım sarhoşken
ve kustum arka mahallelerinde öfkemi
gün batımını izledim Sarıçay'ın denize döküldüğü yerde
gün yüzü görmemiş acıları geçtim
senin yıkık dökük evlerini bildim
içinde bir zamanların yıkılmış kahkahalarını duydum
ve yakılmış mektuplarını hiç kavuşamamış aşıkların
senin teninde gezdim
lodosla
aşkın balını savurdum rüzgarla
ve dağıldım
çatlamış kaldırımlarında düştüm
kir pas içinde dizelerimle
rezil hallerde
karanlık sokaklarını yürüdüm
bin bir kahır ve ahla
bir şehir ne kadar benzerse aşka
ve aşk ne kadar benzerse bir kente
kırmızılar içinde kadın gibi lirik
öyle benzettim seni de bu kente.
bütün sokaklarını bi avazda geçtim
bütün ayazlarını tek nefeste içtim
sokakları arnavut kaldırımlı kentlere benzeyen
kadınları sevdim
balkonunda ılık rüzgarın gıdıkladığı
kadınlarla
seviştim
bu kent mi sana benziyor
sen mi benzedin kente
bilmeden
usulca annemin koynunu terk eder gibi-
bu şehirden
öyle
gittim.
İstanbul.
8 Şubat 2022 Salı
Aşk, Büyü vs.
albatros çıktı geldi ansızın
soyun! dedi Havva’ya
silinecek alın yazın.
incirler sayıkladı mahremin balını
yapraklar tuttu defterini gün’ah 'ının
ve düştü adem Havva’nın g/ özünden
yeryüzüne
ve yüzüne çakıldı bütün kadınların
şimdi ne zaman bir kuş havalansa
biliriz umududur yaşamanın
bir kaktüs bağırdı Adem’e
dikeni sensin
bunca yanılgının.
Oysa ne kadar inceydi yaprakları
incirin ve ayıpların.
Kendi enkazının altında kalan kadınların
Her gece ölmeye yatanların
Cümleleri aynadaki aksinden okuyabilenlerin
Ve suratlarını aynada paramparça edenlerin
Çıplak kaldıkça kalabalıklaşanların
Yeryüzüne düşen ahların ve duaların
Mahalle kavgalarında hoyratlaşanların
Kuş ölülerine şahit olanların
Bir çocuğu doğururken kadınlığını düşürenlerin
Bekaret kanın lanetiyle yazılmış büyülerin
dünyanın gizini fısıldayan kadim inanışların
ah bu bitmeyen sonsuz yanılışların
hepsinin hafızasını içinde tutan
incir ağaçlarının ve balının
Adem'in elmalarının
Havva'nın aldanışlarının
Her şeyin
ve hiçbir şeyin zamanının
Hepsinin insanın payına yazılışının...
Albatros çıktı geldi ansızın:
Soyun dedi Havva'ya.
Silinecek alın yazın.
bir kaktüs bağırdı Adem’e
dikeni sensin
bunca yanılgının.
Oysa ne kadar inceydi yaprakları
incirin ve ayıpların.
27 Ekim 2021 Çarşamba
KENT
19 Ekim 2021 Salı
Ç'öl Çiçeği
Balkonunda sümbülteber açan kadınlar vardı
Koynumun kuytularında
Buz gibi soğuk
Kesiyor havlimi.
Ne yana dönsen kuş ölüleri
İncecik kâğıt kesiği gibi gülüşün
Donmuş yüzünde
Gözümün görecek yeri kalmamış:
Lâl.
Memeleri yasemin kokan kadınlar vardı balkonlarda
Şimdi kaktüs yetiştiriyorlar
Bi sevdanın hoyratlığında.
Kışı müjdeleyen kadınlar vardı
Bi vakitti
Çoraplarım rengârenkti
Üzmezdi.
Şimdi ne yana dönsem
Kahır çiçeği.
Çilekler büyümüyor
Sevdasız zamanlarda.
Kuşlar hep ölüyor,
Hayat hep kısa.
Uçuşu hatırlayacak kimse kalmadı buralarda.
20 kasım 2019 İzmir.
27 Haziran 2021 Pazar
Z/Ahir
Öfkemin koynunda büyüyen kaktüs,
Dikeni göğsümde eylemeyi öğrettiğinden beri
Bağrımın bir y’anı ayaz.
Ellerimi nereye koysam şimdi
Ne yana koysam
Eğreti.
Köksüz.
Heybemde çocuk kahkahaları
Kedi mırıltıları ve kuş sesleri
Şimdi bütün meselem
Korumak çıkınımı, çağın bu ruhsuz t’alanından.
Şimdi bütün kavgam,
Yitirmemek içimin dilini.
Göğsümdeki diken, delik deşik ediyor bağrımı.
Dört yana saçılmış n’ar gibi,
kırmızı.
Günün sonunda avucumda hep
hep kuş ölüleri gibi cansız
kaskatı kesmiş sızıyla,
Yatağımın bir ucunda kahır ve
Koynumda sonsuz ah’la,
Öyleceyim.
Altını çizdiğim tüm satırların
altında kaldığım zamanlarda
En c’an yerinde ruhumun
Böyleceyim.
Nereye koysam şimdi ellerimi,
Ne yana dönsem,
Mecalsiz.
Bir z’aman-dı:
Eskimiş,
Eskitilmiş.
Ellerim,
Titremezdi.
15 Mart 2021 / İzmir- Alsancak.
22 Nisan 2021 Perşembe
G/özün Gördüğü
Ve insan bırakır kendini denizin bulanık
sularına
kalbindeki ağır taş ile
tereddüt bile etmeden.
yapma diyecek birinin yalvarışı,
denizin dibini sıyırmadan evvel
baktığı bir çift göz kalır en son aklında.
yaşama tutunma dirayeti kalmamış birinin
iplerini
kim tutabilir -di.
suya atılan bozuk paralar gibi
yavaş yavaş
usulca
çekilir beden suyun en dibine.
Oysa olsaydı çaresizliğin de bir dibi,
bir sonu olsaydı acı çekmenin
ve yalnızlığın
bu sonsuz bir başınalığın
bir çaresi olsaydı
30larında gencecik bir adam
ayağına on kiloluk taşı bağlayıp
atar mıydı kendini
denizin en dibine
hiç duraksamadan.
koştum.
koştum.
yalvardım:
yapma! nolursun...
ne olurdu sahi?
yetişebilseydim.
durdurabilseydim..ne olurdu?
bilmiyorum.
şimdi gitmeye teşne
o genç adamı hayatta tutmak için koştum
koştum...
bazen hayat böyle de çarpabilir insana.
Ağır bir taşın ucunda,
gencecik bir bedenin
suların altına gömüldüğü o sonsuz zamana
o sonsuz ana
şahit yazarlar seni.
Polisler de değil üstelik
g- özün.
G/özün şahitliği
en ağırı.
İnsanı denizin dibine usul usul çeken taş gibi
ağır.
ve katı.
"Kurşun gibi izler
Son bakıştaki o gözler
19 nisan. 2021. park. izmir.
12 Nisan 2021 Pazartesi
Medet
Tutulan kahır nöbetlerinin sancısı hep, ellerimde.
Aynı gökyüzünün altında hiç biter mi
öyküler ve
günbatımları diye sormuştum seneler evvel
yalnız yarıma, bir
mektubumda.
Cevabını bilmediğim,
Sorduğumu unuttuğum
sorular çoktandır demleniyor içimde.
Ağrı ve acı, nerde
durur, ellerinde mi insanın
Gözlerinde mi,
bilmiyorum.
Nasıl kafa tutmuşum bunca ıssızlığa
Bu kış ayazında, bir
başıma.
Etimden geçen
zamanın, lime lime ettiği anlardan
Bir sızı
kaldı,yüreğimde.
Ellerimin titremesi
geçince, dinecek sanırdım bu ayazı.
Her kış, daha da
soğuttu içim ayazlarını.
Sevince göğsünde
sümbüller açan kadınlar vardı,
Kendine inanamadığı
için saçlarını kör bıçakla kesen kadınlara dönüştüler.
Kaç patiska çarşafta
yırtıldı avazım.
Kanayınca geçecek
sanırdım, ruhumun kızıllığı.
Yanıldım.
Bir melek fısıldadı:
“Yanılgı, biz insanlar için; kelebekler bu savaşa dâhil değil”
Altını çizdiğim
satırlar vuruyor beni,
İncecik çiziliyorum
en c/an yerlerinden z-amanın:
“sen hangi bilinçtesin Lahzen,
Hangi göklerin
bulutlarından yağdın bu çorağa söyle..”
İçim hep Leyla.
İçimde hep yüzüstü
yere çakılan bir Nilgün var
o nefessiz gecelerin sonunda, ne vakit balkona çıksam.
Ellerim tül olacak
bir gün biliyorum.
Titredikçe bunca
canım yanmayacak.
İçimin kaybolan
dilini bulacağım bir gün.
Durmadan yazacağım o
gün.
İlkbahar gibi,çiçek
açacak ruhumda,
Nergis kokacak
dizelerim,
Bekliyorum.
2021- nisan 12. /
İzmir.
Dilemma
İkiye böldüm:
Papatyayı ve çileği.
ikiye böldüm:
çiçekleri ve meyveleri.
İkiye böldüm:
Kuşları ve isimsizlikleri.
Ve saldım kuşları bir bir,
yüreğimin kafesinden.
Meyve için önce çiçek gerek-miş
bildim çok sonraları.
Çiçeği duydum,
dallarıma yürüyen bahardan.
Meyveyi bildim,
doğurduklarımdan.
Ve yağmurların kıymetini,
çiçeğin ihtiyacından.
Ve kışın hoyratlığı kaldı damağımda
bir yağmur duasına çıkmışken
çorapsız,yalın ayak.
Dallarına süt yürüyen incir ağacı gibi,
içime açtım çiçeğimi.
Doğuracağım inciri sır gibi sakladım
sakındım balımdan.
İçime içime işledim tadını,
şerbetini.
ve kan gibi aktı dallarımdan
çiğ bir süt ağusu.
Kuşları saldım,
çiçekleri tohumladım,
meyveleri verdim,
yağmurları dualadım,
bir bir eyledim çaylardan papatyaları:
yine de bu kış,
yalın ayak.
yine de bu kış sonsuz sahra
yine de bu kış-lar çorak.
Yağmadı toprağıma bir damla yağmur.
Çıkılmaz artık yağmur için dualara,
ruh, vurulmaz artık sonsuz ayazlara,
mevsimi bildim,
yağmuru sustum.
Ayaklarım çıplak olsa da,
İncirin balı damağımda,
şerbeti ruhumda.
İçine içine açacak ağacımın çiçekleri
ve meyve vereceğim en sonunda.
Kendini, kendi sırrından doğuran incir ağacı gibi. Usulca.
K'aralamalar
Sevmek bir kapasite belki de, heybende biriktirdiğin ne varsa; yankı bulduğuna da götürebildiğin; hatta taşırdığın bir kapasite. ...
-
Sevmek bir kapasite belki de, heybende biriktirdiğin ne varsa; yankı bulduğuna da götürebildiğin; hatta taşırdığın bir kapasite. ...
-
Ve insan bırakır kendini denizin bulanık sularına kalbindeki ağır taş ile tereddüt bile etmeden. yapma diyecek birinin yalvarışı, denizin d...
-
albatros çıktı geldi ansızın soyun! dedi Havva’ya silinecek alın yazın. incirler sayıkladı mahremin balını yapraklar tuttu defterini gün’...