Sevmek bir kapasite belki de, heybende
biriktirdiğin ne varsa; yankı bulduğuna da götürebildiğin; hatta taşırdığın bir
kapasite. Sevme sanatı diyor ya Fromm, belki öyle de. Estetik bir tarafı var,
ama ölçüsü, kaidesi subjektif. Ondan sebep "doğru sevmek" ile başlayan
hiçbir cümlenin sonuna varamadım bunca zaman. Eğrisini doğrusunu tartışmaya
açamadım sevmelerin. Ne zaman birileri beylik cümleler kursa buna dair, ardıma
bile bakmadan çıktım gittim konuşmalardan. Sevmeye ancak bir yetenek
diyebilirim bugün durduğum yerden... Kursağı dolu dolu, çocuk umuduyla dünyaya
bakan biri olduğumdan mıdır, sevmenin herkeste barınan bir kabiliyet olduğuna
dair de sarsılmaz bir kabulüm var-dı. Nitekim yanıldığımı anladım: her toprakta
her çiçeğin büyümediğini fark ettikten sonra. Bazı çoraklara yağmurlarını
taşımamalı insan. Derdin muhatabı varsa, sevdanın da var belli ki. Kişi
kendinde kök salan sevgiye de sahip çıkmalı, hırpalamamalı. İnsanın içindeki
yeşeren o coşkulu sevgi, hiç sevilmemiş ruhlara gark ettiğinde heder de
olabiliyor çünkü. Sana baktığında o coşkunun, tutkunun getirdiği hayatı
arzuluyor karşıdaki, dönüp kendinde gördüğü hayatsızlıktan doğan hayretle
yapışıyor yakasına sevmelerinin. Ne güzel demiş Oruç Aruoba “Kendi olarak, sana gelen- sana gereksinimi olmadan, seni
isteyen- sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-“. Biz bu coğrafyada kimsesizliğimize
yurt gibi seviyoruz birbirimizi, belki ondan mahrum kaldıkça susadık sevginin o
sarıp sarmalayan gürlüğüne. Sevgiyi yara bandı belleyen kimselere her denk
geldiğimizde, yaralarını koydular göğsümüze: bağrımızı sızıyla muhatap edecek
olmanın yükünü gözetmeden.
Ben sevince içimde çocuk kahkahaları, kuş cıvıltıları, güneşli günler, ada vapurları; sevilince bayram sabahları, yeni giysiler, kabul olmuş dualar, peri masalları… Ben hala korumaya çalışıyorum ruhumu ve kalbimi çağın bu gaddar t’alanından. Başka türlüsü nasıl olur, bilmiyorum. Başka türlü nasıl kalınır yaşamın umutlu kıyısında… Ondan sanırım, ne vakit âşık olsam kurtarmaya kalkıyorum önce çocukları, sonra kadınları. Sevdikçe incelen dilimin, sevdikçe genişleyen kalbimin kök salamayacağı toprakları öğretmem lazım-mış kendime. Her çorağa yağmurum var diye koşmazdan evvel, hatırlatmam gerekiyormuş kendime: inceliğimin, yeşermeyeceği hoyrat topraklar da olduğunu. O kaskatı kuruluk, gelip kırarmış zembereğimi, bilmem gerekiyormuş. İnsan acısını, sızısını emanet edebileceği gönülleri arayıp, bulduğunu sandığında duruyorsa birilerinde; uymuyormuş o kalışların dili benim gönlümün diline. İzin verince sevgisizliğin sende bu kadar yol gitmesine, talan oluyormuş heyben, çıkının. Aşk diye bildiğin ne varsa, inciniyormuş bu defa göğsünün kafesinde. İnsanın kursağına taş, gözüne yaş oturuyormuş. Sızım sızım sızlatıyormuş en can yerinden. Put gibi duran o hissizlik, gelip yakalıyormuş seni şevkinden. Yakalayıp kendine katmak, bulaştırmak için, yeni doğan iştahıyla emiyorlar-mış mecalini. “Senin inceliğinin ağırlığı olsa, dünya kadar yükün olurdu” deyiveriyormuş dilsiz kuğular, denize yakın bir gece vakti. Sevgisizliğin dili var mı, bilmiyorum ben. Dilsizliğini biliyorum. Köksüzlüğünü. Kimsesizliğini. Ben aşkın, sevmenin insana verdiği kudreti biliyorum. Yel değirmenleriyle dövüşecek dirayeti bahşettiğini. Ama’sız fakat’sız gelişini biliyorum. Rağmenlerle yol gidilmediğini. Bu çorakta ruhumun ayaza keseceğini biliyorum. Vefanın sevgiye karıştığı yerde, sevdanın usulca gittiğini biliyorum. Seven sevdiğine güzel bakar, onu biliyorum. Güzel eyler, gönlündeki telaşı ona da pay eder, umudu ona da böler, sevincin hanesine onun da adını yazar. Ben bilmiyorum çöle baka baka kurağı eylemeyi. Ben hep aşkın doludizgin aktığı satırların altını çizip, orda duruyorum. İnsan sevince kalabalıklaşıyor, tenhalık bir iç çekiş gibi geçip gidiyor, inanıyorum. Aşkın dünyayı kurtaracağına dair inancımdan dirhem eksiltmeden dövüşüyorum yel değirmenleriyle. Ne Don Kişot’um, ne bir kahraman bekliyorum. Kimse çekip çıkartamaz insanı düştüğü çukurdan, kendinden başka. Ülke ülke, diyar diyar gezen ruhlar gördüm, sevginin toprağında kök arayan. İnsan başkasının toprağında hep gurbette oysa. Hep mültecisin başkasından umduğun medette. Ne güzel masaldır hâlbuki bir insanı sevmekle başlayan masallar. Ne güzel inançtır, dünyayı kurtaracak olanın aşk olduğuna duyulan iman. Yağmur da inciniyor yeşertemeyeceğinin üstüne düşerken. Sonra insanın ellerinde kalıyor acı, titrek aksak. Sonra insanın gönlünde buğu, göğü de bulandıran. Sonra insanın gözleri kararıyor, zifire benziyor bakmalar. Rengine de sahip çıkmalı insan. Karşının bildiği siyah diye kararmaya razı olmadan. Karşısı siyah diye, karalara öykünmeden. Karşısı dilsiz diye, lal olmadan. Ellerinin titrememesi, kendini koyduğun yeri yadırgamamak, bir hatanın diyetini öderken kendini yitirmemek, azı olduğunu da bilmek, çiçeğe bakıp ah etmeden renklerini görmek, diyorum: -galiba bu- kendinden razı olmak. Birinin senden razı olması da: Aşk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder